Lanetli referanslar: Hasan İmamoğlu şunları diyemez mi?

6
FETÖ’nün henüz terör örgütü ilan edilmediği ve dershanelerin kapatılmasının tartışıldığı günlerdi. STV’ye çıkıp,

“dershaneler bu milletin gençlerini daha iyi bir geleceğe hazırlıyor. Doğu ve Güneydoğu’daki çocukların dağa çıkmasının önüne geçiyor”

güzellemeleri yapılıyordu. Bir sabah (17 Aralık 2013) kabinedeki dört bakanı hedefleyen operasyonlar başlatıldı. Çocukları gözaltına alındı. Evlere, ofislere baskınlar düzenlendi. Komiserlerden biri arama yapılırken bacak bacak üstüne atmış kendisine lahmacun siparişi verdiriyordu.

“Cemaat” devlete başkaldırmış lakin adı henüz konulmamıştı. Peki ne oluyordu?

Tüm gözler ve kulaklar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’daydı. O gün Konya’da katıldığı Şeb-i Arus törenlerinde konuşmuştu Erdoğan ve Türkiye’nin kaderini tayin eden şu sözleri söylemişti:

“Bu ülkeyi maşalara asla teslim etmeyeceğiz. Bu ülkeyi uluslararası çevrelerin taşeronu olan ihanet şebekelerine, paralel devlet yapılanmalarına, hoca görüntüsü altındaki şaklabanlara asla teslim etmeyeceğiz.”

Erdoğan’ın sözleri aslında o günler için hayli sertti lakin olan; devletin, “içerinden gelen” başkaldırıya meydan okumasıydı. Kafası karışıklar , orta yolcular, arabulucular, dershaneciler şaşkındı. Yanıt ise dört gün sonra

“Hoca görüntüsü altındaki şaklaban”

dan gelmişti.
Fetullah Gülen, “yolsuzluk” başlıklı ‘sohbet’ kaydında ağzından köpükler saçarak beddualar ediyordu. Evvelki konuşmalarında düşmanına bile beddua etmeyi uygun görmediğini sık sık dile getiren kendisi değilmiş gibi, operasyonu “cemaat ile” ilişkilendirenler için kin ve nefret dolu şu sözleri söylemişti:

“Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin.”

Çok iyi hatırlıyorum. Operasyonlar ve karşı hamleler bir kenarda kalmış ülke gündemi Gülen’in bedduasına teslim olmuştu. “Cemaat” ise paniklemiş, üç gün önce baskın yaptıkları ofisten lahmacun siparişi verdirecek kadar güç zehirlenmesi yaşayanların eli ayağına karışmıştı. Yine iyi hatırlıyorum, FETÖ’nün sitesindeki bedduaya hızla form değiştirilmişti. Beddua değil de “mülaane” deniliyordu. Güya Gülen karşılıklı beddualaşma anlamına gelen mülaane ile cemaatinin ne kadar masum olduğunu göstermek istemişti. Bu arada bedduanın video kesitleri internetten kaldırılıyordu. Cihan Haber Ajansı o kaydın telifini almıştı ve bu sayede başkalarının yayınlamasının önüne geçmeye çalışıyorlardı.

Çünkü bu bir kırılmaydı. Gülen’in lanetli sözleri tabanını parçalayacak bir histeri haliydi. Sıradan insanlar için bile “Cemaat” söylemleriyle çelişen ilk büyük açığını vermişti. Bir nevi suçüstü olmuşlardı. Şu da var ki; toplum beddua konusunda hassastı, “bela okuma, belayı çağırma, ettiğin beddua sana döner” uyarıları kulaklara küpeydi. Hele de bir sohbet sırasında cüppeli ‘din adamının’ cemaatin karşısında beddualar sıralaması, cemaatin de şevkle âmin demesi görülmüş duyulmuş bir şey değildi. ‘Altın nesiller’ yetiştirdiğini iddia eden, sevgi dili ve diyalog sakızlarını çiğneyip çiğneten bir topluluk için çok daha şaşırtıcıydı. İşin bir yönü daha vardı ve her kesimden insanı rahatsız etmişti:

Fetullah Gülen ‘Suçun şahsiliği’ni ihlal ediyor, toplu bir yıkım talep ediyordu.

İnsanlar,

“Neden yuvaları başlarına yıkılsın, o yuvada masum çocuklar yok mu, ateşler salınan evlerde konuyla hiç alakası olmayan yaşlılar, gençler masum insanlar yok mu”

diyordu.

Peki ama neden beddua? Arşivlere bakılınca daha iyi anlaşılıyor ki bu bir öfke patlamasıydı. Çünkü devlet, paralel yapılanmaya karşı hamlesini yaparak, emniyetteki FETÖ’cüleri kızağa çekmişti. Fetullah Gülen’in elleriyle ördüğü ettiği ihanet ağının üzerine gidilmiş ve atamalarını bizzat yaptığı “Haşhaşileri” görevden el çektirilmişti. Kudurması bunaydı. Fakat iş işten geçmiş halk nazarında açığa düşmüşlerdi. O beddualar kıyamete kadar onlara yapıştı kaldı zaten. Sonrasındaki süreçte sözde cemaat evlerinde toplu beddua seansları yapılsa da o kargışlamalar kısa zamanda sahiplerine döndü. Yanıp kül oldular.

Türkiye, yıllar sonra üstelik Ramazan Bayramı’nın sabahına yine bir beddua ile uyandı. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ifadesiyle Trabzon’un ilk FETÖ okulunu açan İmamoğlu ailesinin babası

Hasan İmamoğlu bayram namazı çıkışı kendisine uzatılan mikrofonlara beddua seansı yaptı.

“Suç örgütü yöneticisi olmak”, “rüşvet”, “nitelikli dolandırıcılık”, “kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirmek” ve “ihaleye fesat karıştırmak” gibi birçok suçtan tutuklu yargılanacak olan Ekrem İmamoğlu’nun babası Hasan İmamoğlu, oğlunun masumluğunu

“Bizi bu kadar perişanlığa sürükleyenler, çoluk çocuğunun ciğerinden et yiyerek iyileşmeye uğraşsın ve iyileşemesin”

bedduasıyla dile getirdi.

Yine masumlar hedefti, yine çoluk çocuk temalı dehşet bir beddua seçilmişti.

Bayram sabahı gündem bir anda değişti. Aynı sorular bir kez daha soruldu:

“Tamam da neden beddua?”

O lanetli sözlerin

kaynağının İncil olduğu iddiaları tartışıldı ama benim dikkat çekmek istediğim bu değil. Hasan İmamoğlu oğlunu savunmak isterken büyük bir hata yaptı. Laneti çağırdı. Kendince “vahşetten başka bir yolun olmadığını” ilan etti.
Oysa,

“Oğlum masum. Onu ben büyüttüm, ben yetiştirdim. Ne rüşveti ne yolsuzluğu ne dolandırıcılığı? Boğazından tek kuruş haram geçmemiştir. Kimseye haksızlık etmiştir. Ben oğluma kefilim. Bakın Bayram namazından çıktık. Açık yüreklilikle oğlumun masum olduğunu söylüyorum. Türk adaletine ve yargısına güveniyorum. Bu günler geçecek. Ekrem’in masumluğu ortaya çıkacak”

deseydi; samimi, net,

kendinden de oğlundan da emin dağ gibi bir babanın inandırıcılığını sergilemiş olmaz mıydı?

Son bir not: Bayram sabahı edilen o bedduayı görmezden gelerek, belli ki konuşulmasını istemeyen “Saraçhane Medyası” lanetin vahametinin farkında olsa gerek.

Kayıtlara geçsin istedim.

Mehmet Şimşek